3 Ekim 2010 Pazar

teslimiyet - final

günün en güzel saatiydi. işten çıkmış, yemeğini yemiş, kendini dışarı atmıştı. bugün kimseyle görüşmeyeceği evden çıkarken yanına aldığı kitabın arasındaki kağıt ve kalemden belliydi. belli ki biraz okumak, bir kaç cümle karalamak istiyordu.
yorgun adımlarla ilerledi oğuz. kimseyi görmek istemiyordu, hiçkimseyi. kendine bile tahammülü kalmamıştı. nasıl bu hale geldi anlamak mümkün değildi. kader veya tanrı varsa nasıl bu garip tesadüfleri alt alta sıralayarak kalan tüm yaşama sevincini elinden alabilmişti.
neredeyse gerçek olamayacak kadar güzel başlayan hikaye nasıl bir anda bitti. anlamak imkansızdı. bir bedenin kaldıramayacağı kadar çok sevmişti onu oğuz.
geçen yıl bu zamanlardı. o bir mimardı. ve oğuz da mühendis. o güzeldi. ve çocukluk aşkıydı. yıllar sonra yeniden bulmuşlardı birbirlerini tesadüfen. tanımamışlardı birbirlerini ama. oğuz’un yalanı onları tesadüfen çocukluklarının geçtiği yere götürünce her şey netleşmişti.

ve sonra aylarca birliktelerdi. oğuz ilk kez yaşadığını hissetmişti. o bir kaç ayda tüm hayatına yetecek kadar mutluydu oğuz. deniz de öyleydi belki ama bu oğuz’un hikayesiydi sonuçta.
ve sona gelindiğinde oğuz’u yalnız acı bekliyordu. ve o acı sonun ardından aylar geçmişti. muzaffer amcanın yerine geldi oğuz. oturup bir kahve söyledi. sütsüz ve şekersiz. bu değişikliğin sebebi, ruhunda hissettiği derin acının birazını olsun bedeniyle paylaşabilmekti. midesini delmek, kusursuz bir formüldü. sigarayı da arttırmıştı ama bunun sebebi acıyı paylaşmak değil sonlandırmak ihtiyacıydı.
kalemi eline aldı ve rastgele karalamaya başladı;
“biraz anılardan, biraz hayallerden… geçmişten, gelecekten bir kadın yarattım. umutların yeşerdiği, hayallerin tuz buz olduğu bir beden. uykusuz gecelerin bir sonucu. biraz delilik, biraz konuştuklarımdan, biraz dinlediklerimden, izlediklerimden ve okuduklarımdan yarattım onu. sonra da yalanı sevdim. hem onu hem diğerlerini.
nasıl oldu da bu kadar var olabildi. nasıl gerçeğe bu kadar yaklaşırken o, ben bu kadar hayale dönüştüm. o geleceğe yol alırken salına salına, ben geçmişe kapandım bir anı gibi. geleceği özlüyorum. geleceği. ya da geçmişi hayal ediyorum, yeniden yaratıyorum bir ömrü defalarca.
kaderin elinden alıp kamerayı baştan çekşyorum tüm sahneleri. içimde kalanları söyleyebildiğim kitaplar yazıyorum. filmler çekiyorum. hikayelerde can buluyorum yeniden. yalandan.
ben öldüm aslında yıllar önce biliyor musun? öldüm ve dirilmeden yaşadım. kendimden uzakta bir ömrü, neredeyse tükettim. hala yalnızım. kendimden bile daha yalnızım. ben sadece herkesim. o yüzden kendim olamıyorum. o yüzden ne yalnız kalabiliyorum, ne yalnızlıktan kurtulabiliyorum.
ve şimdi bir de o var. kendi ellerimle yarattığım o armağan. tanrı varmış gibi yapmasaydım belki de duracaktı tüm bu kakafoni. çünkü ben yalnızca bir bedenim yıllardır. içimde bir ruh yok. ama tanrının saati durmadı hiç. o armağanı kabul ettirdi bana.
hala çok yalnızım. bazen kendimden bile… yani herkesten. kalem bitse de benden önce. yazmak durmayacak. yazmak hep olacak. ve gerçek hepimizden büyük. o kadar büyük ki sonsuz bir klavyeye benziyor. o sonsuz klavyede sırayla tuşlara basıyorum ben de hiç düşünmeden. sonra ona kader diyorlar. bana da tanrı. oysa nasıl olur? tanrı ne tuşa basan ne tuşları sıralayan. tanrı benim. yani herkes.
ve ben yokum. ve siz de yoksunuz. tanrı yıllar önce öldü hatırlarsanız. bir balede ayağını kırdı. sonra kangren olmasına rağmen ayağının kesilmesine izin vermedi. işte o yüzden öldü tanrı. narsizmden.
ölmüş bir dünya ve biz şarlatanlar varız buralarda. ne tanrı var ne de diğerleri. biz sadece bir bok çukuruyuz. elleri tanrının kanıyla bulanmış paçavra bedenleriz.”

tüm bunların ne ifade ettiğini anlamak çok da güç değil. inancı sarsılmış bir adam oğuz. kafası da oldukça karışık. herkesten nefret ediyor. ve bu nefretten kendi payına düşeni de fazlasıyla alıyor. peki neden?
yıllar önce oğuz’un babasıyla deniz’in babası birer militandı. biri sağcı diğeri solcu iki militan daha kötüsü. oğuz’un babası ve grubu bir yerlerde deniz’in babası ve grubuna rastlamıştı. gecenin bir yarısıydı. bir grup içki masasından kalkmıştı, diğer grup da  bir toplantıda şiddet kararı almıştı. ve kararlarını uygulamak için pek sıkıntı yaşamadılar. iki grup karşılaştığında önce sözlü tacizler duyuldu. sonra bağırışmalar. ve sonunda da silah sesi.
deniz’in babası o gün öldü. ve öldüren de hiç bulunamadı. o gece tetiği çekenin kim olduğunu bilenler de vardı ama kendilerine saklamak zorundaydılar. yıllar sonra deniz bunları öğrendiğinde hıçkırıklara boğuldu. ama nedeni yitirdiği aşkı mı yoksa babasının ölümünü yeniden anmak mı bunu ben de bilmiyorum.
evet oğuz’un hikayesinin sonu böyle acı tesadüflerle bitti. belki inandırıcı bulmadınız oğuz’un hikayesini. bu kadar tesadüf fazla gelmiş olabilir. ama belki de tesadüflerin sebepleri başka tesadüflerdir. kim bilir? mesela çocukluklarını tesadüfen aynı mahallede geçirmiş olmaları belki de tesadüf değildir. deniz’in annesi ve oğuz’un babası bir zamanlar birbirlerini seven iki insan olamaz mı? sonra sırf farklı siyasi tercihleri olduğu için, o zamana özgü bir saçmalıkla ayrı kalmış olabilirler. sonra bir gün deniz’in annesi oğuz’un babasına yakın olmak için o mahalleye taşınmış olabilir. ve oğuz’un babası siyasi sebeplerden değil de sevdiği kadını elinden aldığı için deniz’in babasını öldürmüş olabilir. ve deniz’in annesi kocasını öldürdüğü için değil, aşık olduğu adamın oğlunun kızıyla birlikte olmasını istemediği için karşı çıkmış olabilir bu ilişkiye.
tüm bunları yazabilirdim ama her şeyi okuyucuya anlatmak zorunda mıyım? oğuz böyle derin acılar içindeyken onu bırakıp size mi yoğunlaşacaktım? kusura bakmayın ama bu çok bencilce. ve buna izin veremem. şimdi size anlattıklarımın dışında kalan hikayeyi siz düşünün isterseniz. ve ben oğuz’la ilgileneyim biraz. sizden daha çok onun bana ihtiyacı var.

*****
son